Sır

Öykü_

Bu, hayatımın en berbat günü. İçimde böyle güçlü bir nefret hissetmemiştim ve gerçek utancın ne olduğunu öğrendim. Amcamın bana verdiği sır sayesinde.

Herkes bilir ki okullarda sevdiğimiz arkadaşlarımızdan başka diğerlerinin günlerini berbat etmek için uğraşan çocuklar da var. Hiç ummadığınız bir anda karşınıza dikilirler. Belki kafanıza bir şey geçirirler, belki ayağınıza çelme takarlar, belki de küçük düşürücü şakalar yaparlar. Tabii bu yalnızca onlara göre şakadır çünkü eğlenirler. Sizin ne hissettiğiniz umurlarında bile olmaz. Tıpkı bizim okulun Çöplük Çetesi gibi. Onlar kendilerine kahramanca isimler vermeyi severler ama ben Çöplük ismini onlara daha çok yakıştırıyorum.

İçinizden onları bir güzel pataklamak gelir ama gücünüzün yetmeyeceğini bildiğiniz için bunu yapmaya cesaret edemezsiniz. Neden bu durumu değiştiremediğinizi düşünür, kendinize kızar, zayıf olduğunuz için suçluluk duyarsınız. Sonra bu kızgınlık biraz büyür, başka bir şeye dönüşür. Her seferinde başka bir şeye dönüştüğü için bunu anlatması zor. Mesela bugün nefrete dönüştü. Az önce olanlar kimin başına gelse bana hak verirdi. Belki de her şeyi en başından anlatmam daha doğru olur.

Dün öğleden sonra okuldan dönerken evin yakınlarında amcamla karşılaştım. Babamın dediğine göre amcam yaşının adamı değildi ve aklı beş karış havada geziyordu. Zekâ yaşının on üç yaşındaki bir çocuktan farkı yoktu. Ama bence bu doğru değil. Amcam Noah, amcadır ve ben de on üç yaşında bir çocuğum. Aramızda oldukça fark vardır.  Aynı zamanda o benim sırdaşım, dert ortağım fiandır. 

Amcam, kaldırıma oturmuş boş gözlerle asfalta bakıyordu. Bir arabanın yoldaki çamurlu su birikintisini dizlerine kadar sıçratması bile onu yerinden kıpırdatmadı. Gidip yanına oturdum.

— Merhaba amca.

— Merhaba evlat.

Gözleri sabitlendiği noktadan ayrılmamıştı ve sanki onun yerine başka biri konuşmuştu.

—Neyin var?

   Bir süre sustu. Sessizce başını çevirip gözlerimin içine uzun uzun baktı.

— Sana bir sır versem tutabilir misin?

— Evet, tabii.

— Bak, bu senin arkadaşlarınla arandaki sırlar gibi değil. Gerçekten kimseye söylememen gereken bir sır. 

Bu beni biraz meraklandırmış biraz da endişelendirmişti. Uzaylılar dünyamızı işgal etti, demesinden korktum. O, konuşmaya devam etti.

— Belki de bunu sana söylememeliyim.

— Amca.

— Ne var?

— Beni korkutuyorsun.

— Amacım seni korkutmak değil Oliver. Şu anda içimde tutamayacağım bir bilgi var ve bunu söylemezsem öleceğim ama kimse bilmemeli. Yalnızca sana söyleyebilirim çünkü sen bana inanırsın. Sana söylediğimde benim gibi hissedersen yani bunu birine anlatmak zorunda hissedersen ve anlatırsan o da başkasına anlatır ve o da başka arkadaşına anlatır ve o da…

— Başka bir arkadaşına anlatır.

— Evet bu doğru ve o da…

— Peki bu sırrı başkaları da öğrenirse ne olur?

— Bilmiyorum ama içimden bir ses hiç de iyi olmayacağını söylüyor. Öğrenince sen de öyle hissedeceksin.

— Nereden biliyorsun?

— Hissediyorum.

— Ne hissedeceğimi hissediyorsun yani öyle mi?

— Evet. Bak delirdiğimi bile düşünebilirsin ama sana göstereceğim, gözlerinle göreceksin.

— Boş ver amca. 

— Ne?

— Sırrınla ilgilenmiyorum, eve gidiyorum. Kurt gibi açım ve burada sırrını söylemeni beklerken açlıktan ölmek istemiyorum. Sonra görüşürüz.

— Ben bir zaman makinesi buldum!

Elleriyle ağzını kapattı. Ağzından kaçmaya çalışan başka şeyler de vardı da onları yerinde tutmaya çalışıyordu sanki. Elbette inanmadım. Sokağı inleten bir kahkaha patlattım. Parmağını dudaklarına dayadı. Sürekli “şşşşt” diyerek beni susturmaya çalıştı. Dinlediğimden emin olunca da her şeyi anlattı. Arkadaşını aramak için girdiği bir telefon kulübesinde numaraları tuşladıktan sonra kendini başka bir zamanda, başka bir yerde bulduğunu söyledi. Geri döndüğünde başka bir telefon kulübesinden yine aynı numarayı çevirmiş ve arkadaşına ulaşmış. Birkaç telefon kulübesini daha denemiş, her şey gayet normalmiş. Sonra az önce yaşadıklarının hayal mi gerçek mi olduğunu anlamak için yeniden o ilk kulübeye gitmiş ve ta ta ta taaa! 

— Benimle gel. Sana o kulübeyi göstereceğim ve birlikte yeniden deneyeceğiz.

   İlk başta bunun küçük düşürücü bir şaka olduğunu düşündüm ama merak da ediyordum. 

— Tamam ama bu kötü bir şaka ise bir daha asla yüzümü göremezsin.

— Güven bana. Bu gerçeğin ta kendisi.

Oraya doğru giderken de konuşmaya devam ettik. 

— Hangi yıla gittin.

— Jack’in numarasını çeviriyordum. Bir, dokuz, üç, sıfır diye başlıyordu. Bir anda etrafım simsiyah oldu ve ışıktan çizgiler belirdi.

— Star Wars’taki gemiler ışık hızına geçtiğinde olduğu gibi mi yani?

— Evet aynen öyle. Az sonra kendimi başka bir ülkenin eski bir sokağında buldum.

— Orada neler oldu? Seni birden karşılarında görünce ne yaptılar?

— Beni gördüklerini sanmıyorum. Bir hayalet gibiydim.

— Peki neler gördün, anlatsana.

— Sürekli soru sormayı kesersen anlatacağım.

— Anlatman için soruyorum.

— Ben de anlatıyorum zaten, bırak da kafam karışmadan olup biteni bir hatırlayayım. İlkinde bir çıkmaz sokakta buldum kendimi. Küçücük bir dükkân vardı. Terzi dükkânı. İki tane, eski dikiş makinesi vardı. Birini dükkânın enine birini de kalan boşluğa yerleştirmişler. Yaşlı bir kadın dikiş makinelerinden birinin başında siyah kumaştan bir şeyler dikiyordu. Duvardan duvara ipler germişlerdi. İplerin üzerinde beyaz sutyenlerle asılıydı. Dükkândan bir küf kokusu yayılıyordu. Yaşlı kadın başını eğmiş harıl harıl dikiş dikiyordu. Burnu o ağır kokuya alışmıştı anlaşılan. Fakat benim en çok dikkatimi çeken şey neydi biliyor musun? O daracık dükkânın devasa bir kapısı vardı. Kalın, ahşap ve göründüğü kadarıyla ağır bir kapıydı. Eskimiş, tahta kurtları üzerinde delikler açmıştı. Gözünde canlandırabiliyor musun? Daracık bir dükkân, oldukça yüksek bir tavan. Çift kanatlı kapısı dışarı doğru açılmış ve duvara yaslanmış. Bir devin evinde bulabilirsin ancak böyle büyük bir kapıyı. Kadın o kapıyı kapatıp açacak kadar güçlü müydü acaba yoksa başkalarından mı yardım alıyordu bunu bilmiyorum. Sanırım bunu öğrenmenin bir yolu da yok. Çünkü ikinci denememde bambaşka bir sokakta buldum kendimi. Ne var, neye sırıtıyorsun? Ha, anladım. Sutyen bahsi hoşuna gitmiş olmalı. Şuna bak. Yüzün domates gibi kızardı.

Konuyu hemen değiştirmeliydim.

— Peki nasıl geri döndün?

— Kendiliğinden oldu her şey. Zaten kısa bir süre kalabiliyorsun. O süre, gittiğin yerde farklı burada farklı oluyor. Ben kulübeye geri döndüğümde aradan bir dakika bile geçmemişti ama orada belki bir saat geçirdim. 

— İkinci denemeyi anlatıyordun.

— Evet ikincide başka bir yerdeydim. Çok ilginç bir şey gördüm. Yaşlı, ufak tefek bir adam sırtında kocaman bir küfe taşıyordu. Küfenin içinde ne olduğunu asla tahmin edemezsin.

— Yiyecek mi?

— Hayır.

— Eşya?

— Hayır, tahmin edemezsin diyorum. Bu ne demek? Sıra dışı bir şeyler düşünmelisin. 

— Balık mı? Tamam tamam sen söyle.

— Genç yaştaki başka bir adam.

— Nasıl yani, yaşlı adamı bir taşıt olarak mı kullanıyormuş?

— Öyle de diyebiliriz.

— Bu sepetteki adam zengin biri mi? Eskiden zenginler tahtırevanla taşınıyormuş ya öyle bir şey mi?

— Hayır, hayır. Hiçbir zenginin, geçmişte bile olsa sepetle taşınmak isteyeceğini sanmıyorum.

— Neden?

— Çünkü rahat görünmüyordu. Soru sorma, kafamı karıştırıyorsun. Nerde kalmıştım? 

— Yaşlı adam sepette genç bir adamı taşıyordu.

— Evet, dinlediğine sevindim. Sepetteki adam gençti ama sağlıklı görünmüyordu. Zihinsel engelli olduğunu düşündüm. Çünkü ellerini yumruk yapmış sağa sola sallayarak etrafa bağırıyordu. Ağzından akan tükürüklerden haberi bile yoktu. Zavallı yaşlı adamın onu taşırken zorlandığı belli oluyordu. Beli iki büklüm, kollarını kavuşturmuş kendinden güç alıyordu. Yavaş yavaş yürüyordu. Dizlerinin titrediğini görebiliyordum. Peşlerine takıldım. Birkaç sokak ötede bir bahçeye girdiler. Yaşlı bir kadın karşıladı onları. Adamın sepeti indirmesine yardım etti. Sepetin içindeki genci de çıkarmakta zorlandılar. Gördüm ki o genç hem zihinsel hem fiziksel engelliydi. O yaşlı insanlarda onun anne-babası. Hep birlikte evlerine girip kapıyı örttüler. Belki evde sıkılmasın diye babası gezmeye götürmüştü oğlunu, kim bilir?

Amcamın son anlattıkları beni üzmüştü. Gözlerim dolmuştu ki amcam beni bir telefon kulübesinin önünde durdurdu. “İşte bu,” diye gösterirken gözlerimi silecek zaman bulmuştum.

— Bu normal bir telefon kulübesi. Diğerlerinin aynısı gibi görünüyor.

— Sana farklı göründüğünü söylemedim. Dışarıdan bakınca diğerleri gibi ama içine girince aradaki farkı sen de anlayacaksın.

— Ne yani bende mi deneyeceğim gerçekten.

— Ben seni buraya neden getirdim sanıyorsun.

— Yapmak istemiyorum.

— Neden?

— Korkuyorum. Ya geri dönemezsem. Ya korkunç bir şeyle karşılaşırsam.

— Haklısın. Ben de tesadüfen keşfetmesem denemeye korkardım ama zararsız görünüyor. Birlikte denemeye ne dersin?

— Amca ya orada kaybolursak?

— Karar senin. Seni zorlayamam. Ama bunu denemezsen sana doğruyu söyleyip söylemediğimden asla emin olamazsın ve belki de denemediğin için gelecekte hep pişmanlık duyacaksın. Çünkü bu gerçek bir macera.

Amcam beni nasıl ikna edeceğini çok iyi bilir. Kararı bana bıraktığını söyler ben de bir karar veririm ve o kararın benim kararım olduğunu sanırım. Amcamın beni nasıl etkilediğini sonradan anlarım. Yine öyle oldu. Amcama güvendim ve birlikte kulübeye girdik. Etrafa bakındı. Kimsenin bakmadığından emin olunca tuşlara bastı. Gerçekten de her şey amcamın anlattığı gibi oldu. Bir Star Wars filminde uzayda ışık hızıyla seyahat ediyordum sanki. Çok heyecanlıydı. Bu durum fazla sürmedi. O anda fark ettim ki yanımda amcam yoktu. Beni kandırdı. Yalnız başıma bilmediğim bir zamanda, bilmediğim bir yerde, tanımadığım bir çocuğun karşısında, bir ateşin başında otururken buldum kendimi. Bu bir sihir gibiydi. Büyüleyici. Harry Potter’ın dokuz üç çeyrek peronuna girmesi gibi bir şeydi. Çatırdayan odunlardan kıvılcımlar yükseliyordu. Ateşin üzerindeki tencereden lapa kokusu alıyordum. Burası bir atölyeydi. Kapıdan soğuk bir rüzgâr girdi. Yerdeki tozlar havalandı. Çocuk yavru köpeğine öğle sevgi dolu bakıyordu ki, aklıma geçen yıl ölen köpeğim Pirelli geldi. Sürekli kulaklarının arkasını kaşımasına öyle alışmıştım ki bir an yavru köpeğin de kaşınacağını sandım. Onu ne kadar özlediğimi o zaman anladım. İçeriden bir adam seslendi. Çocuğun yüzündeki tebessüm kayboldu, köpek karanlık bir köşeye gitti. Yeniden o siyahlık ve ışıktan çizgiler. Telefon kulübesine döndüğümde amcam oradaydı. 

— Nasıldı?

— Beni kandırdın.

— Hayır kandırmadım. 

— Birlikte deneyelim dedin ama yoktun.

— Sanırım bu alet tek kişilik. Ahize kimin elindeyse yalnızca o gidiyor olmalı. Hadi anlat.

— Bu çok değişik bir şeydi. Yani güzeldi, heyecanlıydı. Güvende olduğumu bilmek de beni rahatlattı. Buna zaman makinası mı demeli, mekân makinası mı bilemedim. Aynı zamanda ama başka bir yerde gibiydim. Zamanda pek değişiklik hissetmedim. Peki oraya gittiğimde burada yok mu oldum?

— Neyse ne. Biz şimdilik zaman makinesi diyelim. Kafa karıştırma. Ayrıca yok olmadın ama yarım dakikadır bir heykel gibi kaskatıydın. 

— Yeniden denemek istiyorum.

— Bak, başka zaman tekrar deneriz. Bu günlük bu kadar macera ikimize de yeter.

— Lütfen amca, söz bir daha istemeyeceğim. Bu son.

— Anlaştık. Son kez deneyelim.

— Ama ben dönene kadar heykelime iyi bak ve onu kulübenin dışına çıkarma. Belki o zaman geri dönemem.

— Korumanız olarak emrinizdeyim.

Sanırım ben de amcamı ikna etmeyi iyi biliyorum. Rakamları ona bıraktım. Ahizeyi kulağıma dayadım. Gerisini ışık hızı halletti.

Bu kez sıcak ve fakir bir ülkedeydim. Acaba yalnızca fakir ülkelere mi gidilebiliyordu? Amcamın anlattıkları, benim gördüklerim hep hüzünlü şeylerdi. Bunun da diğerlerinden bir farkı yoktu. Toprak evler, kıyafetleri eskimiş insanlar, sokakta, toz toprak içinde oynayan çocuklar vardı. Ama hepsi oğlandı. Bir evin penceresinden başını uzatan iki kız çocuğu imrenen gözlerle onları izliyordu. Başımı başka bir yöne çevirdiğimde burun buruna geldiğim şey ödümü patlattı. Bir hayalet. Hayaletler gerçekte yoktur ama burada vardı. Hem de onlardan birkaç tane gördüm. Gerçekten de bir çarşafla kaplı olmalarına şaşırdım. Bu çarşaflar beyaz değildi, değişik renklerdeydi ama güneşten renkleri solmuştu. İçlerinden biri oynayan çocuklara seslendi. Bir kadın sesiydi. Çocuk da onu duydu ve cevap verdi. Sonra o çarşafın arasından bir el dışarı çıktı. Çocuk o eli tuttu ve birlikte uzaklaştılar. Bunlar insan mıydı hayalet mi bilmiyorum ama eğer insansa, gözlerine kadar örtülüydüler. Etrafı nasıl görebiliyorlardı ki? O hayalet ya da insan her ne ise belki de takılıp düşmemek için çocuğun elinden tutmasını istedi. Diğer çocuklar oyuna devam ettiler. Penceredeki kız çocukları da kendilerini oyunun heyecanına kaptırmış görünüyorlardı. 

İşte yine geri dönmüştüm. Gün boyu başka yolculuğa çıkmadık. Amcamı ilk gördüğümdeki o hali ve o anlatma isteğini şimdi anlayabiliyordum. Bütün gece gözüme uyku girmedi gördüklerimi, yaşadıklarımı düşünmekten. Sabahı zor ettim ve bir karar aldım. Bunu en yakın arkadaşım Marcus dahil kimseye anlatmamalıydım.

Kahvaltıdan sonra çantamı alıp okula gittim. Hangi derse girdim, öğretmen neler anlattı hiçbir fikrim yok. Bildiğim tek şey vardı, okulda zaman bir türlü geçmek bilmiyordu. Okul çıkışında Marcus beni sıkıştırdı. İyi olup olmadığımı sordu. Sıkı dostlar birbirlerinin iyi olup olmadığını hemen anlarlar. Sonunda dayanamadım. Amcamın söylediklerini bir an için unuttum. Marcus’u tenha bir yere çektim ve kimseye duyurmadan olup biteni anlattım. Ben duyurmadığımı sanıyordum ama Çöplük Çetesi’nden biri bizi dinliyormuş meğer. Onu fark ettiğimde yüzünde pis bir sırıtmayla koşarak uzaklaştı. Diğerlerine haber vermiş. 

Marcus’la telefon kulübesine gittiğimizde çete çoktan oraya varmıştı. Hepsi de kulübenin içine girmeye çalışıyordu. Çantalarını kulübenin yanına bırakmışlardı ve dışarıdakiler girmeye çalışanların işini kolaylaştırmak için onları içeri doğru itiyorlardı. Hepsi kahkahalar atıyordu. Koşarak gittim yanlarına, yapmamalarını söyledim. Hepsini kollarından tutup dışarı çekmeye çalıştım ama ben dışarı çektikçe onlar daha çok içeri sokuldular. Sonunda bu itişip kakışmaya kulübe dayanamadı. Sallanmaya başladı. Ön tarafın hafifçe havaya kalktığını gördüm. O anda amcamın söyledikleri geldi aklıma. Şimdi neden kimseye anlatmamamız gerektiğini anlıyordum ama iş işten geçmişti artık. Bari yıkılmasına engel olayım diye düşündüm ve kulübenin arkasına geçtim. Bütün gücümle ittim. Çok ağırdı ve giderek üstüme eğiliyordu. O sırada çığlıklar yükseldi ve bir karmaşa oldu. Bir el beni kolumdan çekip savurdu ve ardından büyük bir gürültü koptu. Kırılan cam sesleri, asfalta çarpan metal sesleri… 

Gözlerimi açtığımda amcamı karşımda buldum. Bir kuşun kanadını çırpması gibi kollarını sallıyordu. İşaret parmağını burnumun dibine sokup “Seni… Seni… Seni…” deyip durdu. Söyleyecek bir şey bulamıyordu. Haklıydı, her şeyi berbat etmiştim. Çok utandım. Bana bir daha güvenir mi bilmiyorum. Orada öylece kalakaldım. Yalnızca onu izleyebildim. Hemen kulübeye koştu. Çocukları oradan çıkarmaya çalıştı. Yoldan geçenler de ona yardım etti. Biri ambulans çağırdı, biri belediyeye haber verdi. Neyse ki kimsenin burnu bile kanamadı.

Şimdi bu duvarın üstünde oturmuş belediye çalışanlarının, sırrımızın etrafa dağılan parçalarını toplayışlarını izliyorum. Günümün berbat edilişine üzülüyorum. O çocukları bir güzel pataklamak istiyorum ama gücüm yetmez, biliyorum. Hepsinden nefret ediyorum.

“Sır” için 14 cevap

  1. Harika.Okuduğum bir çok kitaptan ve yazar tekniğinden daha kaliteli yazıyorsunuz.Emeginize sağlık.Sizin gibi yazan kardeşleri okuyunca mutlu oluyor bir de kendimi tartiyorum.Gramaj çok eksik.iyiliklerle kalın..

    Liked by 2 people

  2. Kulübeye yıkılmadan biz de girseydik de zaman zaman gezseydik ne iyiydi. Bu ekibi seviyorum. Ayrıca kaleminize sağlık çok güzel bir yazı olmuş

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: