Benim Benim

Öykü_

Sakar bir insanım. Bu sebeple büyük küçük kazalar atlatırım. Bilirsiniz, kazalar kötüdür. Kırıklar, ezikler, batmalar, kanamalar… Ama er ya da geç iyileşirsiniz. İzi kalsa da acısı diner. Ölmediyseniz, iyileşirsiniz. Ben de iyileştim. Sapasağlam olduğumu söyleyemem elbette. Sol ayağım aksıyor. Sağ kolumda güç kaybı var. Omurgam fıtıklarla dolu. Parmaklarım eksik, yarım olan da var ve dişlerim de neredeyse kalmadı. Çok sayıda yara ve dikiş izlerine sahibim.

Sadece fiziksel değil psikolojik olarak da etkilendim kazalardan. Kaygı bozukluğu dedi psikoloğum. Adını telaffuz edemediğim bir iki şey daha. Oluşan ufak tefek tikleri de sayarsak biraz hasarlıyım. Ama iyiyim. Ayaktayım. Yaşıyorum ve hasar almayan yanlarım güçleniyor.

İşin garip tarafı her kazanın ardından bir ben çıkıyor ortaya. Bazen iki ben. Üç ya da daha fazla benin çıktığı da oluyor. Kazanın şiddetine göre durum değişiyor. Büyük kazalarda, yırtılan bir poşetten dökülen misketler gibi saçıldıklarını gözlerimle gördüm. Bu yüzden benlerimin sayısı geçirdiğim kazaların sayısından daha fazladır. İşte beni güçlü yapan da bu. Bir ben ordusuna sahibim.

Beyin sarsıntıları nedeniyle pek çok kazanın nasıl meydana geldiğini hatırlayamıyorum. Hatırlayabildiğim en eski kaza yetmiş ikinci kattan düşüşümdü. Orada ne mi yapıyordum? Camları siliyordum. İşim buydu. Gökdelenlerin camlarını silmek. Bir şekilde platform iplerinden birinin kopmasına sebep oldum. Kim bilir ne yaptım. Emniyet kemerini bağlamayı da unutmuşum. Bir sürü tutunma çabasından sonra kendimi boşlukta buldum. 

Tam midemin üstünde kocaman bir delik açıldı ve bütün dünyayı içine çeken o girdap oluştu. Karınca kadar küçük arabaların büyüyüşünü izledim. İncecik yol giderek genişledi, hareket eden insanlar belirmeye başladı, arabaların ve diğer her şeyin rengi ortaya çıktı. Her şey normal boyutuna son hızla yaklaşırken aklıma bir soru geldi. Şimdi ne olacak? 

Deli gibi atan kalbimin sesini duymaz oldum. Bağırmayı kestim. Ağzıma burnuma dolan rüzgâr yüzünden nefes almak çok zordu zaten. Şimdi ne olacak dediğim anda vücudumda büyük bir acı hissetmeye başladım. Yere yaklaştıkça acım çoğaldı. İlk önce hangi uzvumun yere çarpacağını merak etmeye başladım. O an hangisini düşündüysem onun kırıldığında, çarpıp ezildiğinde duyacağım acıyı önceden duymaya başladım. Acı büyüdü, evler büyüdü, insanlar büyüdü, yol ve otomobiller büyüdü. Asfaltın üzerindeki çatlakları görünceye dek her şey büyüdü. Sonrası pas kokulu, ılık bir ıslaklık. Yüz üstü yere çarptığımda, az önce acıdan kıvranan uzuvlarımın tatlı bir uyuşuklukla acısı dinmeye başladığında, seslerin yavaş yavaş kısıldığı, gözlerimin kararmaya başladığı o anda yanıma yuvarlanan birkaç ben gördüm. Sonrası karanlık. Her şey saniyeler içinde olup bitmişti.

Günler sonra, hastane odasında gözlerimi açtığımda kazaya dair hatırladığım ilk şey buydu. Aynaya bakmak gibi değildi. Ruhumun bedenimden çıkıp onu izlediğini sandım önce ama öyle bir şey değildi. Onlar benim bedenimden çıkmıştı ve ruh değillerdi. Etiyle kemiğiyle bir vücuda sahiptiler. Üstelik benim gibi yara almamışlardı. 

Ellerinde çiçeklerle odama girişleri ürperticiydi. Hepsi farklı yaştaydı. Benim gibi giyinmemişlerdi. Kimi uzun saçlı kimi dazlaktı. Bir beyefendi gibi görünen de vardı evsiz bir serseri gibi görünen de. Kiminden odunsu parfüm kokuları geliyordu kiminden ucuz tıraş kolonyası kiminden de leş gibi ter kokusu. Başka başka hallerim gibiydiler. Onları öylece karşımda görünce beynim sıçrayıp şiddetle kafatasıma çarptı. Tam tepeme. Yani ben öyle hissettim. Kıpırdayabilseydim eğer bacaklarımı örten çarşafı başıma kadar çeker kendimi gizlemeye çalışırdım. Ama öylece bakakaldım. Yere düştüğüm o anda etrafıma yuvarlanan benler hayal değildi, capcanlı karşımda duruyorlardı.

Görmüş geçirmiş bir tavırla beni baştan ayağa süzdüler. Bir tanesi yüzünü yüzüme yaklaştırıp “İyileşeceksin,” dedi ve ani bir gülümsemeyle elindeki fulyaları kucağıma bıraktı. “Artık biz varız. Sana göz kulak olacağız.”

Beni hastaneden çıkarıp eve getirdiler. Kendimi onların -benlerimin- yanında güvende hissettim. Alçıyla kaplı vücudumun iyileşmesi uzun sürse de ruhen daha çabuk toparlandım. Elbette bir süre büyük kazalar geçirmemek mutluluk vericiydi. Ufak tefek kazalar oldu tabii. Böyle hareketsiz bir durumda bile başıma iş açmayı başardım. Üzerime sıcak çay döküldü mesela ama inanın bu benim hatam değildi, hapşırmak insanın elinde mi? Çayı sıcak getirmiş olmaları hata değil mi? Bununla da kalmadı boğazıma yemek takıldı, bir arı tarafından sokuldum, genzime kaçan bir damlacık su yüzünden boğuluyordum. Kedim beni tırmalama tahtası olarak kullandı ve malum dönemde olduğu için üzerime defalarca koku bıraktı. O kokuyu bilirsiniz. Günlerce yıkanmamış mantarlı bir ayakta, eski bir ayakkabının içinde, defalarca terden ıslanıp ıslanıp kurumuş bir çorap gibi. İğrenç. Kokunun sebep olduğu şeylerden bahsetmeyeceğim.

Neyse ki artık benlerim vardı. Beni teselli ettiler, yaralarımı sardılar, sırtımı sıvazlayıp yeniden başlamama yardım ettiler. Hepsinin melek gibi olduğunu söyleyemem. Aralarında niyeti bozuk olanlar da vardı. Yeni bir kazaya sebep olanlar da.

İşte o trafik kazasının sebebi böyle bir benin eseriydi. Herkes benim sakarlığımdan kaynaklanan bir kaza olduğunu düşünüyor ama öyle değil aslında. İtiraf ediyorum. O kaza değildi. İntihardı. Bana öyle şeyler söyledi ki kendimi değersiz hissettim. Şu dünyada nefes almaya layık bulmadım kendimi. O da öyle söyledi zaten. “Yeter artık. Ömrümüzü sana mı harcayacağız. Öl de kurtul. Hem biz de kurtuluruz fena mı? Bize yazık değil mi?” Koluma girip böyle şeyler söyledi. “Metrelerce yüksekten yere çakıldığında, elini kıyma makinesine kaptırdığında, başına çimento torbaları düştüğünde, yamaklığa heves edip de kızgın yağlarla kendini yaktığında, çıkardığın yangının dumanında az daha boğulduğunda yeterince canın yanmadı mı? Daha ne kadar acı çekmek istiyorsun? Yaşadığın sürece acı çekmeye devam edeceksin. Kendini şu tırın önüne at ve artık kurtul bu lanetten!”  

Evet ona hak verdim. Yol kenarında tırın yaklaşmasını bekledim. Bekledim. Bekledim. Ve ileri doğru bir adım attım. Farları yanıp sönen ve yaralı bir dev gibi böğüren kıpkırmızı tırla temas ettiğim anda onlarca yeni ben savruldu içimden yola.  Labuta dönen bedenimle, havaya saçılan dişlerimin arasında taklalar atışımı hayretle izlediler. Sonrası malum. Başıma toplanmış onlarca ben… 

Buna sebep olan bene artık güvenmiyorum ve ona temkinli yaklaşıyorum. Ölemedim ama çoğaldım. Sanırım böyle yaşamak benim kaderim. Ya da benlerin mi demeliyim?

Hayatım iyileşmeye çalışmakla geçti. Benlerim hep yanımda kaldı. İki göz eve bir ordu ben sığdık. Hepsinin bir zamanlar benim vücudumda var olduklarını düşününce bu hiç de şaşırtıcı gelmiyor bana. Gül gibi geçinip gidiyoruz. Dışarıdan nasıl görünüyoruz onu bilemiyorum. Ama aynı anda insanların karşısına çıkmamaya dikkat ediyoruz.  

İlk zamanlar buna dikkat etmiyorduk. En son hadiseden sonra yalnızca bir kişinin muhatap olması gerektiğine karar verdik. Öfkeli ve neşeli olanlar, bir delikanlıyı karşılarına almış konuşuyorlardı. Biri gülüyor, biri kızıyordu. Aralarına meraklı olan da katılınca sonu gelmeyen sorular, gülme krizleri, sinirden saç yolmalar eşliğinde delikanlıyı aralarına alıp bir topla oynar gibi onu sersemlettiler. Sonunda büyük bir kavga çıktı. Genç adam boksörmüş. Birinin burnu birinin dişleri gitti. Diğeri hala midesine yediği yumruğu balyoz sanıyor. Neyse ki o genç bir daha karşımıza çıkmadı. İşte bu nahoş olayları önlemek için yalnızca birimiz bir insanla muhatap oluyoruz.

İşin en tuhafı ise beni benlerimle birlikte görenlerin buna kayıtsız kalması. Ben, benlerimle tanışmamış olsaydım ve başkasını, yanında onlarca kendisiyle beraber görseydim şaşkınlıktan küçük dilimi yutardım. Ama bir dakika. Şimdi düşünüyorum da onların da belki benim gibi kendilerinden oluşan bir orduları vardır. Belki en az benim kadar sakardırlar. Belki onlar çok daha önce insanlarla birer birer muhatap olmaları gerektiğini öğrenmişlerdir. Tabi ya! 

“Benim Benim” için 4 cevap

  1. Doktor Strange vizyondayken ve çoklu evren konusu konuşulurken yazdığın bu öykü biraz çoklu evrenden biraz Yedinci Hayat filminden biraz Dövüş Kulübü filminden sahneleri gözümde canlandırdı. Biraz da Matriks gördüm sanki. O geçen kedi miydi?

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: