Korkardım Farelerden

Öykü_

“Evlenmiş garibim. Bu sefer mutlu olurum demiştir, kim bilir! Başına gelmeyen kalmamış. Videoya çekmişler anneler gününde. Orada anlatmış. Kıyamam… Tarif etmiş. Evleneyim, bir kızım olsun demiş. Kaldırdı ellerini videoda. Şöyle iki yandan kırmızı tokalar takayım yeter ki bir kızım olsun bağrıma basayım, demiş. Yüz ifadesini görsen erirsin. Yılların baskısı var o gözlerde. Her sıkıntıda bir çizik atmış keder göz altlarına. Sorma. Diğer kocadan ayrılınca dul kalmış. Bilmezdim diyor Türkiye’de dul kalmak ne demek! Gezemezsin, dulsun. Çarşıya pazara çıkamazsın dulsun! Öyle içten gülemezsin. Niye? E dulmuşsun, ayıp olurmuş. İş aramış, dulsun. İşveren farklı muamele beklemiş. Niye? E dulsun, ne olacak. İkinci evliliğe ondan niyetlenmiş. Namuslu kadınmış. Ama kader işte! Toplum baskısı, bir de kızım olur belki diye yine evlenmiş. Dul ya, uyduruk bir gelinlik bile reva görülmemiş. Bir de kalender maşallah. Pabuç bırakmaz kimseye derler ya o cinsten. Erkek gibi kadın! Bir günlük bir şey! Olsun gelinlik olmasın, demiş. Artık dili mi söylemiş bilinmez. Neyse işte terziymiş bunun kocası. Başkasının artığısın diye didiklememiş başını. İyi davranmış kadıncağıza. Kıymış imam nikahını da.”

“Aa! Niye normal nikah kıymamış?”

  “Demiştim ya kadın bir önceki kocasından yeni ayrılmış. Kanun hemen boşamıyormuş. Kadınsın ya! Bekleyeceksin dokuz ay on gün.” 

“Yazık kadıncağıza, e sonra?”

“Dur hele bir çayları tazeleyip geleyim de dinle gerisini!”

Hacer koşar adım mutfağa gitti. Çayı termosa doldurdu. Sıcak suyu doldururken dalgınlıkla taşırdı. Termosu tutayım dedi. Elini yaktı. Tiz bir çığlık attı. Semra telaşla geldi mutfağa.  

“Noldu canım ya! Aa eline mi döküldü! Buzlukta buz var mı? Hemen buza tutalım.”

“Yok o kadar da acımadı. Bak insanlar neler yaşıyor. Bizim keyfimiz beyde yok!”

“E iyi artık. Saçmalama istersen? Çok kızarmış elin. Kıpkırmızı olmuş.”

“Tamam, biraz kantaron süreyim. Alır hemen acısını.”

Hacer banyodan kantaron getirdi. Eline sürdü ve elini kağıt peçeteye sardı. Çay muhabbetine devam ettiler.

“Ne anlatıyordum! Nerede kalmıştım?”

Semra çayından bir yudum aldı.

“İmam nikahı kıymış diyordun.”

“Ha! İmam nikahı kıymış. İyi, hoş. Lay lay lom. Cicim ayları vesaire. Bir gün demiş, akrabalarımızı gezmeye gideceğiz ama ablamlara söyleme, onlar istemez. Gezdirmiş kadını, şurada teyzemin kızı var, burada dayımın oğlu var diye şehir şehir. Otellerde, pansiyonlarda kalmışlar. İşin garip tarafı hep erkeklerle buluşmuşlar. Sadece bir şehirde bir yenge görmüş. O da yenge değilmiş ya. Öyle söylemiş adam. Sonradan çıkmış foyası. Kadıncağız oturmak istememiş o ortamlarda. Dinleneceğim diye bahane edip, odasına çıkmış. Meğer dokuz ay on gün dolsun diye bekliyormuş pezevenk adam.”

“Nasıl yani?”

“Pezevenkmiş adam. Terzilik yapıyormuş. Kadın da satıyormuş cehennem zebanisi.”

“Vay geberesice. Elin ayağın kurusun inşallah meşe kazığı!”

“Ya ya! Hem ne kazık. Kadına da giydirmiş beyaz pantolon, beyaz bluz. Sevinmiş kadıncağız. Kim bilir ne yakıştı o yıllarda. Saçları da boyama sarıymış. Şimdi bile bir güzel, bir alımlı. Yüzüne bakmaya kıyamazsın. Neyse işte! Kadın zannediyor ki nikah kıyacaklar, o yüzden beyaz giydirdi adam.”

“Ay dur kalbim dayanmayacak. N’olmuş ki sonra?”

“Ne olmamış ki. Götürmüş kadını karakola. Polis, namussuz kadın adın ne, demiş. Kadın tabi şoka girmiş. Niye böyle diyor diye. Okuma yazması da gıt. Almancı ya. Yanlış anladım herhalde demiş. Bilgilerini vermiş. Adı, soyadı vesaire. Sonra adam bunu hastaneye götürmüş. Göğüs filmi filan çektirmiş. Tövbe ya Rabbim sanki cambaza at satacak, kontrol ettiriyor pislik.”

“Sanki bir an önce düş de biz de gelelim ziyarete der gibi. Nasıl polismiş! Bir sormamış mı niye diye. Of sıkıldım vallahi. Aman Hacer boş ver ya! İçim çürüdü iyice. Ne hayatlar var. Konuyu değiştirelim. Ay bir soda içeyim. Çay iyice şişirdi.”

Hacer soda almak için mutfağa gidince mutfaktan Semra’ya seslendi. 

“Soğuk mu istiyorsun canım?”

“Soğuk olsun. E sen kendine niye almadın. İçsene kız.”

“Sağ ol canım. Benim şişimi soda indirmez. Kaç gündür soldum zaten.”

Semra eliyle gömleğini ileri geri havalandırdı. Saçlarını elleriyle arkaya doğru taradı. Kalktı, oturdu. Sıcak tepesine çöktü aniden. Eteğini üstünü başını düzeltti. Gitti pencereyi açtı. Sonra gelip yerine oturdu. Çay tabağını aldı eline. Çayından bir yudum almaya niyetlendi.

“Neyse anlat merak ettim!”

“Hakkını helal et canım ya. Üzdüm seni de. Panik atak mı bastı. Keşke anlatmasaydım.”

“Yok canım ya anlat! Ne panik atağı canım. Sıcakladım sadece.”

“Götürüyor Mersin genelevine. Kapısından içeri girmeden önce diyor ki kadına ‘buradakilerle benimle yattığın gibi yatma’. Kadın ne olduğunu anlayamıyor. Şaşkın şaşkın bakarken etrafına, kapıda güvenlik görevlisini görüyor. Babası da güvenlik görevlisiymiş. İçi bir buruk oluyor. Bir şeyler olduğunu seziyor ama yine çakmıyor. Evlendirme dairesine gitmek için işlem yaptırdığını zannettiği için yazık. Kıyamam. Nasıl anlasın! Görevliye bakıyor. İğrenç adam ‘hadi alışırsın alışırsın’ deyip kadının sırtına vuruyor pis ellerini. Kadın içeriye girip oturuyor. Hâlâ anlamamış garibim. İçeriye bir herif giriyor. Dört numara diyor. İçerideki görevli adam kadına sesleniyor. Seni istiyor, yürü, diyor. Kadın odaya gidiyor. Bakıyor ki adam çıplak. Ben girmem odaya diye geri çekiliyor. Direniyor. Görevli it kurusu bodrum kata götürüyor kadını. Üç gün üç gece işkence görüyor. N’apsın. Dayanamıyor baskıya. Pes ediyor en sonunda.”

“Allah’ım bu nasıl bir şey. Evlenmeye gittiğini zannediyorsun. Heyecanlı, kıpır kıpırsın. Ayakların yere basmıyorken birden bir basıyorsun. Koca bir bataklık.”

“Nasıl eridim kaç gündür, sorma. Kitabını da aldım okuyacağım. Şöyle baskısız, gürültüsüz karşılıklı kahve içmek ne büyük nasip! Az şükrediyoruz.”

“Tabi canım ya. Hem de ne büyük nasip!” 

“Neyse bugünlük burada kalsın. Al bak kitabını oku. Daha ayrıntılı anlatıyor. Hem birden de okunmuyor zaten. Ben de bitirmedim daha. Vallahi karabasan basıyor. Oturalım, kalkalım, şükredelim arkadaşım. Daha kadın neler çekmiş neler. Evsiz barksız kalmış. Sokaklarda yaşamış. Şükür kurtulmuş o bataklıktan ama insanların onu hor görmelerinden kurtulamamış. Tost makinesi gibi basmışlar her fırsatta. Kadınlar günü için röportaj yapmaya gitmişler. Kadınlar günü deseniz bana gülerim diyor. Öyle bir deyişi var ki. Kadınlık mı bıraktınız der gibi. Neyse işte öyle! Al oku canım. Ama birden okuma. Kaldırmıyor bünye.”

“Hacer! Kekin kokusu geldi sanki. Kız sakın yanmış olmasın.”

“Ayy tüh ya. Yaktık bugün her şeyi. Dur bir bakıp geleyim.”

Mutfağa gidince ahlaya vahlaya tepsiyi tutacakla elinde bir de spatula ile getirdi. 

“Biraz kenarları yanmış ya, olsun. Kıtır kıtır da yenir bu güzellik. Neyse canım hadi, gitsin ağzımızın acısı. Hadi buyur, çekinme senin evin burası.”  

Kekler yendi afiyetle, sohbetler edildi. Konu komşu yerildi, asıldı tek bacağından. Tek suçlu atlanmadı, hepsi çekildi darağacına. Ayşe Kadın gerilerde kaldı. Zaten iki çeyrek gündemde kalmıştı, İki dirhem bozdu ağızlarının tadını. Ne mi oldu! Ne olmadı aslında. Ayşe Kadının hiç çocuğu olmadı mesela. Bir tane oldu da üç aylıkken düştü köy tuvaletine. Çıkarıp gömelim, candır! Bir mezarı olsun, diyen olmadı. Kendinin ne kıymeti vardı ki piçinin olsun, değil mi ya!

Semra ayaklandı.

“Hadi canım ben kalkayım artık. Kocam gelir eve birazdan. Yemekleri ısıtayım. Geldiğinde hazır olmayınca bütün akşam vaaz dinlerim. Aman hiç çekemem şimdi. Hadi canım ellerin dert görmesin. Pek güzel olmuş kekin de. Sen de bana gel.” 

Kapıda öpüştüler. Tam ayrılacaklarında eşikte yine fiskos yaptılar. Güldüler, kıkırdadılar. Apartmanın sıcak havasında gevşediler. Evine gitti Semra.  

Derken akşam oldu. Yemeklerini yediler Hacer ve kocası. Çaylarını içtiler. Üç beş sağdan soldan konuştular. Kocası haberleri açtı. Söve saya seyretmeye başladı. Hacer de uzattı ayaklarını koltuğa. Semra’nın kaşla göz arasında kenara bırakıverdiği kitabı eline aldı. Birkaç sayfa daha karıştırayım, dedi. Kocası görünce dalga geçti, başımıza kültürlü kadın mı olacaksın diye. Hacer oralı olmadı. Ortasından bir bölüm açtı kitabın, başladı okumaya.

“Aşağıya doğru merdivenlerden indirdiler beni. Direndim gitmemek için. Basamakları süpürdü bacaklarım. İki kişiydiler. Ellerime, bacaklarıma yumruk attılar taşırken. Yüzüme vurmadılar hiç. Morarmış yüzlü sermaye hoş olmazdı tabi. En alt kata indirdiler. Merdivenin son basamağına geldiğimizde keskin bir küf kokusu genzimi yaktı. Pis bir koku da küf kokusuna karışıyordu ama tam anlayamadım ne olduğunu. Kan kokusuna benzettim. Ama konduramadım. Çöp filan kokuyordur, havasız kalmıştır, dedim. Sağdaki demir kapıyı ittirip açtılar. İtekleyip içeri attılar beni. Yere yapıştım. Sürünmeye başladım. Yine tekmelediler bacaklarımı, kollarımı. Saçımdan tutup kaldırdı birisi. Ellerimi yukarıdaki borulara bağladı. Orospu değilim ben, yatmayacağım diye bağırdım ha bire. Bağırdıkça daha sert vurdu. Sırtımdaki beyaz gömleği yırtarak açtı. Eline bir hortum aldı. Vurmaya başladı. Dur yapma dedikçe daha da hızlandı. Daha sert vurdu. Ne garezi vardı bana bilmem. Ne kini vardı. Ne yapmıştım bu dayağı hak edecek! Bayıldım. Sonra üzerimden buz gibi su döktüler. Yine ayıldım. Çözdü ellerimi. Yatırdı beni yere. Göğüslerimi, boynumu, kollarımı öptü. Karşı koymayayım diye de vücuduma bastırdı. Saçlarımı avucunun içine aldı başımı sabit tutmak için. Sırtım yapıştı buz gibi betona. Gözlerimi kapadım. Açtığımda orada olmasın istedim. Öyle iğrendim ki dudaklarından, teninden. Lağım suyu bile bu kadar iğrendirmezdi beni. Leş başına üşüşmüş hırıldayan bir domuz gibiydi nefesi. Farelerin ayak sesleri yankılanıyordu boşlukta. 

Fareler! Farelerden korkardım küçükken de. Amcam Sedayla Antalya’ya götürmüştü bizi. Kaldığımız odadan fare sesleri geliyordu. Gece karanlığında korkudan zor uyuyorduk iki kuzen. Bir gece üzerimde bir şeyin dolaştığını hissettim. Çok korktum. Kapadım gözlerimi. Fareler üzerimde geziyor zannettim. Çok korktum. Gözlerimi biraz açtım. Baktım. Fare değilmiş o üzerimde dolaşan sıcaklık. Sevinmiştim. Amcammış. Fare değilmiş dedim. Sevindim. Ama napıyordu üstümde? Aynaya baktığımda karnımla başım arasında iki nokta vardı. Üzerine elimle bastırınca acırdı. Merakla bakardım her seferinde. O iki noktayı elleriyle sıkıyordu. Tüm vücudumda ellerini gezdiriyordu. Pis bir koku geliyordu nefesinden. Dudaklarımı kapattı eliyle. Yüzümü, kolumu, bacağımı öptü defalarca. Sonra aldı beni yattığı yere koydu. Yine ağzımı kapattı. Göz göze geldik Sedayla. Gördü babasını üstümde. Sesini çıkarmadı. Sustu. Gözlerini kapadı. Ben de kapadım. Açtığımda orada olmasın istedim. Rüya olsun istedim. Rüya değildi. Vücudu sıcaktı. Üstümdeydi. Bacaklarımı açtı. Kalın bir değnek soktu bacaklarımın arasına. Bağırmak istedim. Ağzımı kapattı. Ağladım sessiz sessiz. Yaşlar aktı. Korktum. Titredi bacaklarım. Sabaha kadar kıpırdayamadım yerimden. Dört defa değnek soktu o gece sabaha kadar. Sonra güneş geldi pencereye. Banyoya götürdü beni. Yıkadı. Bacaklarımın arasında kan vardı. Temizledi kanları. Bornoz giydirdi üzerime. Kuruladı beni. Babaannen yıkamayacak seni, dedi. Morluklar vardı vücudumda. 

Her gece gözlerimi kapadım. Açtığımda orada olmasın istedim. Rüya olsun istedim.

Ve yine soğuk bir zemin üzerinde uzanıyordum. Gözlerimi kapıyordum. Rüya olsun istiyordum. Açtığımda orada olmasın istiyordum. Musallaydı artık hayat bana. Çabuk büyüdüm ben. Dokuz yaşında kadın oldum. 

Üç günlük işkence ve tecavüzden sonra boyun eğdim isteklerine. Ya boyun eğecektim ya boynum gidecekti. Kan kokuyordu orası. Boyun eğmeyen insan kanı…”

Hacer hızla kapadı kitabı. Burnunu sildi pijamasının koluna. Kocası yine dalga geçti kitap okuyor diye. Su ister misin, dedi kocasına. İstemem, dedi adam. Kalktı su almak için. Lavaboya gitti. Elini yüzünü yıkadı. Bir bardak su aldı kendine. Koltuğa uzandı. Fırlattı kitabı masanın üstüne. Gözyaşlarını salmadı kirpiklerinden aşağı. Pek de öyle ardı ardına dizilmiyorlardı da zaten. Zoraki bir parlaklık vardı kirpik uçlarında. Hadi yatmıyor muyuz, dedi. Kocası sırıttı. Çok mu özledin kız beni, dedi. Hacer de sırıttı. Bacaklarının arasını kaşıdı adam. Kumandanın kapat düğmesine bastı. Göbeğini kaşıdı bu sefer. Sırıttı. Hadi kız, dedi. Yatalım. Nevresimleri sabah değiştirmişti Hacer. Yatak odalarına gittiler kıkırdayarak. Pırıl pırıl tertemiz kokuyordu oda. Yumuşacıktı yatakları. Pahalı deterjanlar hem iyi temizliyordu hem de yumuşacık yapıyordu artık. Öpüştüler, kokladılar birbirlerini. Hiç fare sesi duymadılar. Sıcaktı da ortam. Güzel kokuyordu…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: