Bostanya Burası

Ütopya_

Burası Bostanya. Sahip Efendi diyorlar Bostanya’nın sahibine. Dilediğine dilediği kadar veriyor. Kimine az kimine çok. Sahibi o olunca ne denir ki. Genci, yaşlısı, her yaştan olanı, uzunu, kısası, her tipten olanı, kibarı, kabası, her huydan olanı. Her telden herkes var. Ve herkesin de var bir bostanı. Ve herkes bostanından az ya da çok memnun. Kimisi müsavi. Kimisi kendini öyle kaptırmış ki kimin bostanında ne yetişiyor bakmıyor bile. Kimisi de sağ komşumda ne var ya onun yanındaki ya ötedeki ya berideki ne var, bilmezsem ölürüm billah havasında. Bazısı da var öyle memnun ki bostanından yatıyor kalkıyor “oh oh her günüm bayram” diyor. Kimseyi gözünün gördüğü yok. Kendi bostanıyla gir oyna çık oyna yapıyor. Böyle böyle herkes kendine göre bir yol tutturmuş gidiyorken; kabak bostanı sahibi Ali Emmiyle, gül bostanı sahibi Veli Dede biri çitlerin bir ucunda diğeri öbür ucunda konuşuyor.

– Var mı sence bir bildiği Sahip Efendinin?

– Var.

– Çok mu şey biliyor sence?

– Çok.

– Herkesten, her şeyden, tüm geçmişten, tüm gelecekten de mi çok?

– Hepsinden çok.

– O zaman Sefer Dayıya da söylemeli.

– Söylemeli.

– Yandı gitti zavallıcık.

– Yandı gitti.

– Çitleri geçemeyeceğini de mi bilmiyor?

– Bilmiyor.

– Bilse böyle yapmazdı.

– Yapmazdı.

– Yazık.

– Yazık.

Sefer Dayı’nın hali çürütüyor göreni üzüntüden. Nedir bu dayının hali böyle. Yapma böyle be dayı! Ses yok. Sağ komşu sol komşu, üst çaprazdaki komşu, iki bostan ötedeki komşu, sesleniyor, dürtüyor, öğüt veriyor. Ama yok! Duymuyor kimseyi. Raziye Bacının Çilek bostanına takmış kafayı. Varsa yoksa çilek de çilek. Kendi domateslerine dönüp bakmıyor bile. Kendi kendine konuşuyor. Delirdi zar. Gece gündüz demir çitlere parmaklarını geçirmiş, ölesiye sıkıyor yumruğunu. 

‘İttirsem, kessem ya şu çitleri. Ne gerek var ki hem bu çitlere. Herkes herkesin bostanında cirit atsın. Ne diye ayrılmış hepsi birbirinden. Ya da! Ya da bir seferliğine bari benim olsa. Bir mevsimcik. Bir hasatçık. Şu güzelim çilekler. Gecem gündüzüme karıştı. Çilekler yedi bitirdi beni. Halbuki onların benim olması gerekmez miydi. Püf! Ömrümü çürütmeye yeminli bu çitler.’ Vücudunda bir titreme. Ürperiş. Hele hele elleri zangır zangır titriyor çitleri tutarken. 

‘Niye böyle oldu ki. Niye titriyor ki şimdi! Üşüdüm mü? Yoo. Hissetmiyorum. Ellerim titrek miydi böyle. Niye ki, niye ya. Niye titriyor bu kadar?’

Gözlerini iyice yanaştırıyor çileklere. Elleri titrerse titresin. Çileklerden önemli değil zar. 

‘Yok ayıramam bir saniye. Niye? Bilmem. Ayıramam işte!’

Derin derin içine çekiyor kokusunu.

‘Nasıl da güzel kokuyor. Dünya kurulalı görülmedi böylesi. Bu kadar parlak. Lezzetli ve iri. Derdiyle kabre düşüreni. Yeter ki bir kez koklayayım. Sonrası sonsuzluk olsa nolur, dedirteni.’ 

Bir ses. Kısık. Silüet yok. Bir ses. Kırçıllı. Tatlı tatlı konuşur gibi ama zehirli. Zaten Sefer Dayının gözü yukarılarda. O fısıltı yok mu o fısıltı. Usul usul zehrini zerk ediyor. Durmadan aynı şeyleri söylüyor.

“Kimsede yok böylesi. Çilek tohumu ağaca durur mu! Durmuş. Kokusu yedi düvele ulaşır mı! Ulaşmış. Yeri göğü delip ağızların suyunu akıtmış mı! Akıtmış. Tek dert o mu? Yooo! Ya o çilekleri işleyen eller. Sülün gibi parmaklar! Gözleri desen. Aşık ağlatan. Dert çağlayanına atan. Derdim var diyen derdini unutur bakınca. Yedi düvele destan olmuş bir güzel gelse baksa aynaya bakmaya utanır. Ya sen?”

‘Abartıyor musun.’

“Abartmam.”

Kırçıllı ses gömülüyor iyice. Varlığı küçülüyor iyice. Sesi kısılıyor iyice. Büyümek istiyor. Büyüyemiyor.  

Bir ses daha. Tatlı tatlı konuşuyor. Ensesinden yanaşmış. Fısıldıyor.

“Arkana bak.”

‘Bakmam.’

“Arkana bak.”

‘Bakmam.’

“Bakmazsan katlanırsın.”

Birden yığılıp kalıyor yere. Gözleri kapanıyor. Üzerine binlerce yıllık yük yığılıyor. Gözleri kapalı duyuyor sesi. 

‘Bu ses. Hangisi zehirli ama tatlı tatlı yanaşan mı? Gerçekten tatlı olan mı? Çıldıracağım. Hangisi?’

Ayırt edemiyor. Açmak istemiyor. 

‘Açamam. Zehirliyorsunuz beni. Susun.’

Yine tatlı tatlı bir cevap geliyor. Dinlemek zorunda. Ayırt etmek zorunda. Kulaklarına asılıyor. Duysunlar diye ses hangisi. 

‘Oh. Sen, sen zehirli olan değilsin.’

“Değilim, dinle beni. Aç gözlerini. Aç bak, kendi bostanına bak.”

‘Açamam. Toprağım kurak. Tırmığım kırık. Çilek ağacı yetişmiyor içinde. İstemiyorum. Bakmak istemiyorum.’

“Hadi aç, bak! Hadi. Bakman gerekiyor.”

‘Açamam.’

Açamam diyor. Başka da bir şey demiyor. Açamam da açamam. Takılı kalmış orada. Açamam. Kaç yıl, kaç ay, kaç hafta, kaç gün, kaç saat, kaç dakika, kaç salise sürüyor. Meçhul. Açmıyor gözlerini. Günün birinde. Güm diye bir şey yığılıyor tepesine. Canı acıyor. Çok canı acıyor. Ağlıyor. Kabarıyor. Köpürüyor. Yakarıyor. Debeleniyor. İnatlaşıyor. Kibirleniyor. Hırslanıyor. Yumuşuyor ara ara. Yine öfkeleniyor. Bir ırmak akıyor içine. Sağa sola vuruyor benliğini. Ne zaman durulur ki bu. Ne olsa ki hayatında. Neyi arıyor ki? Çilek bahçesi mi mesele! 

‘Yok sanmam. Bu kadar yalın değil. Bu sarsıcı yığıntı. Daha çok çöküyor üstüme. Daha çok bastırıyor. Neyi çıkarmak istiyor. Neyi haykırayım istiyor. Neyi neyi? Derimi yüzüyor! Yüzüyor. Ama kanamıyor hiçbir yerim. Kanamıyor. Neden. Yüzüyor, biliyorum. Neden kan akmıyor ama. Bilmiyorum. Ya bu koku ne? Bu şahane koku. Çıldırıyor muyum?’ 

Şahane kokunun çekiciliği açtırıyor gözlerini.

‘Bu da ne gerçekten. Ne güzel kokuyor. Çilekten sonra böyle güzel bir koku. Ama çilek en güzeli değil miydi? Yok yok. Çilekten daha güzel. Daha daha güzel.’

‘Neden. Neden çilekten daha güzel. Bu domates aslında. Çilek mi domatesten. Domates mi çilekten güzel. Bilmiyorum. Ama bu koku çok güzel. Çilekten daha mı güzel. Değil. Domates mi daha güzel. Değil. Peki neden, neden böyle güzel kokuyor. Neden artık çileği düşünmüyorum ben. Neden daha güzel geliyor bana. Niye bunca zaman farketmedim. Dur dur sen cevap verme kırçıllı olan. Zehrini saçma yine içime. Tatlı olan. Hep sen cevap ver. Neden daha güzel?’

“Çünkü. Çok basit. Çünkü o senin. Çünkü o senin domatesin. Çünkü, çünkü burnunu uyuşturmuştun. Beynini uyuşturmuştun. İnatçıydın. Hırslıydın. Kendini sen zehirledin. Sen. Sadece sen.”

‘Hayır, ben zehirlemedim. O ses. O ses yaptı.’

“Hayır, sen yaptın.”

‘Ben yapmadım.’

“Sen yaptın.”

‘Neden yaptım.’

“Düşün ve bul öyleyse. Neden yaptın?”

– Sence bulur mu?

– Bulur.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: