Yetişme Çabası

Öykü_

Taksi durağının önünde bir görevli, elinde çalı süpürgesi ile pembe, gri bordür taşlarından yapılmış dar kaldırıma düşme gafletinde bulunan akasyaları süpürüyordu. O elindeki süpürge ile akasyaların gözünde korkunç bir dev olmalıydı. Düşmemek için uğraşsalar da hiçbiri Newton’un bir elma ile bulduğu fizik yasasına karşı gelemiyorlardı.

 Duraktaki kuyruk Rapunzel’in atkuyruğunu geçmişti.

Mis gibi akasya kokusunu içime çektim. Baharın son ayında taksi kuyruğunda on dakikadır beklediği halde mutlu hisseden tek kişi bendim. Ciğerlerime son kez aksaya kokusunu çekip,  gelen altıncı taksiye bindim. Akasya kokusu bana havalar güzelleştiği için bahçede koşturan, koşarken de arada durup okul duvarının kenarındaki akasyalardan yiyen ilkokul çağındaki beni hatırlattı. O an burnumdaki koku ile okul bahçesindeyim. Bahçe duvarına sırlanmış üç akasya ağacının dallarından akasya koparıp yiyen o çocuktum.

-Abla geldik.

 Taksi yolculuğu da bitti; tam bir kaos olan bugünü eve gelerek sonlandırdım. İşin kapsamadığı kendi alanıma giriş yaptım. Sırada her şeyi unutmak vardı.

Bu kaos günün sebebi, şehirde farklı yerlerde bir sürü yere yetişmeye çalışma çabasıydı. Yetişmeye çalışma çabası yanında sürekli saate bakma tikini doğuran bir endişe tipiydi. Vücuttaki tepkileri terleme ve kalp çarpması şeklindeydi. Bunlar âşık olunca birinin vücudunda olanlara çok benzese de kesinlikle farklıydı. Bir panik atak hali, konuşamama, kafanın içinde dolanan saat hesapları. Bunlar da mı aşka benziyor. Olabilir. Ama değil. Sadece bu şehirde bir yerden bir yere yetişme çabası da bu duyguları yaşatabiliyor.

Çay içmeden olmaz. Yetişmem gereken bir sürü yer var. Şu son çayı da içmeyiver. Öncesinde dört bardak içtin zaten. Olmaz. Çay içmeden olmaz. Hal hatır sorarsın. O da sana çay söyler. İşler, ikili ilişkiler. Gel de o çayı içme. Yarı muhabbet, biraz çay, çeyrek iş, biraz çay, son çeyrek işle karışık muhabbet. İşlem tamam. Böyle geçen iki görüşme ve oldu sana öğlene son bir saat. O son bir saatte çok çok uzaktaki krallıktaki ofise gidene kadar doldu, oldu sana öğlen. Ofisim değil, ofis.  Bir çalışan olarak ancak bu kadar sahiplenebiliyorum. Yol biraz kısa olsa belki daha sevecen olabilirdim ofise karşı ama içimden gelmiyor. Kitaplar iyi ki varsınız. Yollar azalmıyor ama zaman daha güzel akıyor sayenizde.

Günün asıl yetişilmesi gereken yeri krallıktan çok uzaktaki o öğrenci dolu yer. Saat tam ikide orada olmalıyım. Yoksa arabam balkabağına, elbiselerim paçavraya dönüşmez ama ihale var. Bir saniye bile geç gidersem geçmiş olsun.  Bu ihaleye yetişme durumları genç yaşta yaşlanmama sebep oldu. Sürekli bir telaş denizinde, endişe dehlizinde ve trafik girdabında bir yetişme çabasıdır. Ofis dedi ki ihale dosyası hazır değil. Bankadan gelecek evrak yok. Hazır değilmiş. Oysa ben ve koşu ayakkabılarım nasıl da hazırdık bu güne. Toplu taşıma olmaz. Arabaya bindik. Gergin bir ortam. Arka fonda sürekli çalan bir Jaws filmi müziği var. Kimse duymuyor. Ben duyuyorum. Sakız iyi geldi. Naneli. İki tane attım ağzıma hapşırmaya başladım. Naneli sakız hapşırtıyor. Bankaya gittim. Öğlen arası, ama tüm personel orada herkes onay bekliyor. Herkes artı bir kişi yani ben onay bekliyoruz. Pozitif düşün. Ama yüzüm o kadar negatif ki iç sesime kafa tutuyor. Evrak çıkacak. O sırada yüzüm daha ok bekleriz mimiklerine kaptırıyor kendini tüm bedenimle birlikte. İç sesim onları yatıştırmaya çalışıyor. Ama nafile. Çok olumsuzlar. Elimde telefon, navigasyona bakıyorum. Gergin bir ortam.  Terleme, kalp çarpması. Âşk değil. Yetişmeye çalışma çabası. Bankadaki ışıklar neden beyaz? Çok duygusuz. Soluk. Sinir bozucu. Onay geldi. Evrak yazdırılıyor. Yazıcı bozuldu. İşte tüm olmazlar oluyor. Elimden damlayan ter mi o? Yazıcı yapıldı. Evrak basıldı. Elimde telefon, navigasyonu güncelleyip duruyorum. Şimdi çıksam ki çıktım tam saat ikide orda olabilirmişim. Navigasyon öyle diyor. Arabanın kendi bile gergin. Hızla ara yollardan ana yola çıkıyoruz. Bir umutla. Ama arabanın yanan benzin ışığı bizim umutlarımızı söndürüyor. Geçmiş olsun.

-Boşuna uğraşmayalım. Ne dersin?

-Peki.

Araba bile rahatladı bu konuşmadan sonra. Onca stres, gerginlik. Neyse ne yapalım, hikâye olur.

-Alınacak bir evrak var. Onu alalım bari.

-Peki.

Burada da çay ikram ettiler. İçmedim. Ne kabayım. Biraz yoğunluğumuz var. Bir gün çay içmeye uğrarım dedim. Daha az kaba oldum. Ya da ben öyle sandım. Çıktım. Saat iki. İhale başladı. Biz çok farklı bir yerdeydik. İçimdeki rahatlama duygusuna biraz pişmanlık eşlik ediyor. Ama midemden gelen bir ses, ne kadar aç olduğumu tüm duygularıma hatırlatıp, onları susturuyor. Saat iki ve ben bir şey yemedim. Tekrar bankaya gittik. Ortam benim için daha az gergin olsa da çalışanlar hala gergin. Banka çalışanlarının genel özelliği, gerginlik havada oksijen gibi dolaşıyor. Evrak kullanılmadan iade, suçlama dolu bakışlar gözlerimde ve bankadan çıkış. Benden nefret ediyor olabilirler mi?

Bir yere daha uğradık. Buradaki görevin Jim…. Jim kim? Jim miydi o karakterin adı? Oyuncunun gerçek adı Jim, karakterin adı John muydu? Hatırlamıyorum. Hani şu gizli görevler alan gizli ajan. Filmin adı ya da dizinin Görevimiz Tehlike. Bizim de görevimiz yetişmek.  Buradaki işimiz de bir türlü çıkmak bilmeyen bir evrakla ilgiliydi. Çıkmak istemeyen evrak değil, çıkartmak istemeyen insanlardı problemimiz. Bu evrak çıkmadı diye tüm insanlık bu günahtan dolayı suçlanabilirdi. Mi acaba? Sonuç olarak şu an sadece benim için problemdi. Sorumlu altı kişi. Bir devlet dairesinde altı kişiyi aynı anda bulabilme olasılığımı düşündükçe kalbim yine sıkışmış, ellerim terlemişti. Yoksa merdiven ile beş kat çıktığımdan mı olmuştu? Tabi ki yoktular. Bir işi daha halledememenin stresi ile evrak çıkmadı ama ben çıktım.

Hızlıca yenilen yemek, sonrasında alınan ağrı kesici ve ofis. Ofiste biraz oyalanma ve saat altı çıkış yaptım. Sahne kapandı. Yolculuk başladı.

Otobüs, metro, metrobüs, metro, taksi sıralaması ile eve varış. İşin kapsamadığı güvenli bölge. Kitaplar olmasa mümkün olamayacak huzurlu akşam rutini.

Eve gelince bu günü anlatmadan olmazdı. Yemek yerken bir yandan anlattım. Sonra odama çekilip yazdım. Üç kere yaşadım bugünü. Gerçek zamanlı yaşadım. Yetmedi. Sözcüklerle yaşadım. Oda yetmedi. Duyguları sözcüklere bindirip öyle yaşadım.

Yetişmeye çalışma çabası. Âşk gibi tepkileri olan ama aşkla hiç alakası olamayan bir panik hali.

Ertesi gün nelere gebe bilinmez. Ama sabah o akasyaları süpüren adam yine oradaysa ona soracağım. Ne istiyorsun akasyalardan?

“Yetişme Çabası” için 4 cevap

  1. Ben de seninle koşturdum durdum gün boyu. Akasyaları seven ve yiyen de bir ben değilmişim.Geçen gün sokaklarda gezerken ağacı görünce adımlarım hızlandı,bir tutam koparıp yiyeceğim.Eşim kolumdan tuttu, egzoz gazı sinmiştir bunlara diye.Uzandığı gibi kaldı kolum. Çocukken iyi ki bolca yemişim.

    Liked by 1 kişi

    • Ben de artık yemiyorum. Dediğiniz gibi iyi ki çocukken yemişiz. O koşuşturma hissini verebildiysem ne mutlu bana. Sevgiler ☺️💚

      Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: