Alice Harikalar Diyarında’ya Amatörce Bir Bakış

Deneme_

3. BÖLÜM

Dört bölümden oluşan yazımızın üçüncü bölümüne Alice ve Düşes’in karşılaşmasıyla başlıyoruz.

Domuz ve Biber bölümünde Alice Düşes ile karşılaşır. Kraliçeden sonra en yüksek soyluluk mertebesine sahip olan düşesin evine ulaşır. Onu üç ayaklı taburede oturmuş bebek emzirirken bulur. Bir de “Bu çorbanın biberi eksik,” deyip çorbaya sürekli biber ekleyen bir aşçı vardır ve düşesle çatışma halindedir. Bu ülke içindeki bir krizi ifade eder. Ekonomik krizi! Yemeğin insanların en temel ihtiyacı olduğunu düşünürsek böyle bir sonuca varmak mümkün. Soylular biberin çok olduğunu düşünür ama aşçıya yani işçiye göre yeterli olmaz. Bu açıdan bakınca biberin para olduğunu görmek zor değil. Yazar, baskı ve ekonomik yetersizlikler sonucu acı çeken bir toplumun halini anlaşılır biçimde resmeder. Alice, toplumun yapısını sorgular. Düşes’in kucağındaki bebek hırpalanan toplumu simgeler. Düşes, bebeği yani domuzu umursamaz ve onu Alice fırlatır. Kraliçenin daveti üzere kriket oynamaya gider.

Bu bölüm bir bakıma Mozart’ın Sihirli Flüt operasındaki Gece Kraliçesinin aryasını çağrıştırır. Düşesin Gece Kraliçesi gibi bir intikam peşinde olduğu filan yoktur elbette. Ama bazı çağrışmalar sadece konudaki çok ufacık bir benzerlikten de gelebilir. Bu karşılaşma Alice’nin Cheshira kedisini sorması ile Düşes’in ona cevap vermesi şeklinde başlar. Düşes ’in cümlesinin sonunda “Domuz!” diye bağırması Alice’i korkutur. Düşesin kucağındaki bebeğe söylediği bu kelimeden başlayıp, çirkin ninniler ve aşçı ile biber konu başlıklı kavgalarından yola çıkarak Düşes’i ilgisiz anne figürü olarak ta yorumlayabiliriz. Aile içi şiddete maruz kalan çocukta ancak kişiliğini değiştirip, uzaklara kaçarak kurtulabilirdi. Domuzda aynen bunu yaptı Alice’nin kucağından kaçarak. Simgelenen küçük bir aile ya da bir toplum olsun baskı ve şiddet her zaman kaçınılması gereken bir durumdur.

  Cheshire kedisiyle ormanda karşılaştıklarında O’na yol sorar. 

“Lütfen söyler misiniz bana, burada ne yana gidebilirim?”

“Bu nereye gitmek istediğine bağlı.”

“Neresi olursa olsun bir önemi yok.”

“O zaman ne yana gitsen olur.” 

“Yeter ki bir yer varayım.”

“Tabii varırsın, yürümekten yılmazsan bir yere varırsın.”

Cheshire kedisi ile Alice arasındaki diyalogdan yola çıkarak kediye sadece rehber de diyebiliriz. Herkesin hayattaki rehberi farklı karakterler olabilir. Bir anne bir abla. Sizin hayattaki rehberiniz kimse aslında Cheshire kedisi o. Cheshire kedisinin yüzündeki sırıtışa gelince bu olayda şunu düşünebiliriz. Çocuklar bizim gözlerimizle görmezler. Onlar için bir kedi gülebilir. Bir köpek ağlayabilir. Bir kuş şarkı söyleyebilir. Ve onlar bunu görebilirler. 

Alice ve Cheshire kedisi arasında geçen bu konuşma yolculuktan başlar deliliğe kadar gider. Cheshire kedisi yok olur ve en şaşırtıcı bölüm başlar.

Çılgın Çay Partisi ya da Delilerin Düğünü bölümü. Şapkacı, Mart Tavşanı, geniş bir masa ve uyuyan bir fındık faresinin yer aldığı hoş bir sahne ile başlar. Ama Şapkacı ile Mart Tavşanı bir önceki bölüm rehberimiz Cheshire kedisinin de söylemiş olduğu gibi, biraz delidir. Samuel Beckett’in dediği gibi “Hepimiz deli doğarız. Bazılarımız deli kalırız.” Bu ikisi kesinlikle deli kalmıştı. 

Alice çay partisine katılmak ister ama masada oturanlar ondan rahatsızlık duyarlar ve kabul etmek istemezler. Burada yine toplumsal bir sorun söz konusudur. 19. yüzyılda şapka üretiminde cıva kullanılması çalışanların zehirlenmelerine, beyin ve sinir sistemini etkileyen hastalıklara sebep olmuş. “Bir şapkacı kadar çılgın” deyimi bu şekilde ortaya çıkmış. Yani masadakilerin deli olması o dönemde yaşanan sağlık sorunlarına ayna tutar. Alice’i masaya kabul etmemeleri toplumsal dışlamayı işaret eder. 

Toplumsal sınıf farkı olduğu Alice’ in isminde gizli. Alice asil, soylu demektir. Bu da hikâyede rast gele konulmuş bir isim olmadığını ortaya koyar. Soyluların alt sınıfı sömürdüğü ortadadır. Alice’i ilk başta masaya almamaları, delilerin akıllılar tarafından dışlandığı gerçek dünyaya bir empati yapmamıza sebep olur. Ya deliler akıllıları arasına almasaydı? 

Bir de zaman öldürme hadisesi vardır. Sanayileşme ile insanların daha çok çalışması gerekmiştir. Bu da vakitlerinin çoğunu çalışarak geçirdiklerini, zamanın sürekli çay saatini (dördü) yani bitmek bilmeyen mesai saatlerini göstermesi anlamına gelir. Saati göstermeyen ayı gösteren saat; ücret (maaş) alma zamanıdır!  Masada tereyağı, ekmek ve çay olması alt sınıfın yaşadığı yoksulluğu gösterir. Zaman öldürmek; zamanı boşa harcamaktır. Yani Majesteleri, “Zaman öldürmeyin çalışın çalışın çalışın!” diye buyurur. Vakit nakittir deriz, vakit harcamak, vakti tüketmek bu açıdan bakınca nakdi de tüketmek olur. Parasız kalmak!

Alice Şapkacı’nın saatini eleştirirken “Böyle cevabı olmayan bilmecelerle vakit harcayacağınıza daha yararlı bir iş yapsaydınız.” der. Şapkacı’nın cevabı; “Zamanı benim kadar iyi bilseydin onu harcamaktan söz açmaz ondan saygıyla söz ederdin” olur. Alice “Ne demek istediğinizi anlamadım” deyince “Tabi anlamazsın, mutlaka zamanla görüşmemişsindir.” der. Yani “sen soylusun, para kazanmakla hiç işin olmamıştır. Para harcamaktan çekinmezsin. Ama ben onu elde etmek için çok çalışıyorum, zamanımı çalışmakla geçiriyorum. Onun kıymetini elbette ben bilirim. O yüzden anlamaman normal” demek istemiştir. Ve yazar Alice’e fısıldar. “Bu zavallıların içine düştüğü çıkmazlara bakarak haline şükretmelisin.”

Arada bir bilmece gelir. Ya da okuyucu ve Alice öyle zanneder. Aslında bilmece olmayan bu soru o sayfada ve okuyucunun hafızasında asılı kalır. Geçen sayfada okuyucunun zihnini meşgul eder. Aynı Alice gibi. “Kuzgun neden yazı masasına benzer?” Bilmecenin bir yanıtı olmadığını iki sayfa sonra öğrenince biz de okuyucu olarak Alice gibi bıkkınlıkla iç çekeriz. Bu yanıtı olmayan bilmece adeta hayatı tarif eder bize. Geçen iki sayfaya dönüp acaba bu deliler ne konuşmuştu demek çok olağan. Biz de geri dönüp bakarsak bu delilerin bir cümlede bile kelimelerin yerleri ile oynayarak anlamı tamamen değiştirebileceği üzerine konuştuklarını görürüz. Hemen sonrasında zaman başlıklı en derin konulardan birine dalarlar. Zaman eşittir parayken sadece günü gösteren saat saatlerin anlamsızlığını ne kadar da güzel anlatmaktadır. Kahramanımız bu çılgın çay partisinden öfkelense de yazar bize burada o kadar çok şey söylüyor ki okuyucu olarak Şapkacı, Mart Tavşanı ve Fındıkfaresine teşekkür ediyoruz.  

Alice masadakilerin kabalığına daha fazla katlanamaz ve oradan ayrılır. Önüne çıkan ağacın kapısından tereddütsüz girer.‘’Hayata doymak bilmez bir merakla yaklaş ve kesintisiz öğrenmek için sürekli arayış içinde ol.’’ Leonardo Da Vinci’nin bu sözü bir kapısı olan ağaçtan geçen Alice için söylenmiş olabilir mi? Siz kapısı olan bir ağaç görseniz ne yapardınız? 

Betül Çakıroğlu / Sümeyra Dernek

Devam edecek…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: