İNCİ KOLYE

Öykü_

Çok zengindi babam. Annemin o burnu dik yürüyüşü de bu zenginlikten gelirdi. Babamın parası annemin aldığı nefesi bile değiştirirdi. Bir çok kuralı vardı annemin. Terliyken sarılma, dik yürü, konuşurken kaba kelimeler kullanma, otururken dizlerini yana kıvır, ağzına küçük lokma al, hep gülümse.

En çok sarılmama kuralı acıtmıştı canımı. Oysa sarılmak acıyı dindiren bir eylemdi bana göre. Korkuyu gideren, üzüntüyü sevince döndüren. Birden annemle aramızdaki gizli ip kopuvermiş gibi hissetmiştim. Tıpkı annesiyle kopardığı ip gibi. Bizim de aramızda bir bağ kalmamıştı. Sahi ne zaman kopmuştu o bağ. Annemin köyünde. Küçücük bir kümesin kapısının önünde kopmuştu. Annem annesi ve babasıyla olan bağını kopardığında benden de ayrılmıştı. Belki de ben bunu geç fark ettim. Geç fark etmek istedim daha doğrusu;

   “Saadet ne yapıyorsun sen yine, pis köy çocukları gibi girdin oraya nerede yıkayacağım şimdi ben seni.” 

   “Dedemin banyosunda yıkarsın ne olmuş. Hem taze taze yumurta aldım sana bak.” 

    “Dedesinin banyosuymuş. Ne banyosu koca tıngır. Hadi çırp üstünü başını yarın evde yıkanırsın.”

    “Gitmem ben eve. Daha dedemle mayıs çiğnemeye gideceğiz biz.”

    “Ne diyorsun sen. Mayıs ne biliyor musun?”

    “Evet biliyorum. İneklerin kakası.”

    “Doğru valiz toplamaya. Bu duruma daha fazla katlanamam.”

    Annemi her seferinde sinir etmeyi başarırdım. Annem de her seferinde kendi çocukluğunun geçtiği bu köyden ne kadar nefret ettiğini gösteren cümlelerle karşılık verirdi bana. ‘Pis köy çocukları, kaba kaba insanlar, kokan yataklar.’ Her kurduğu cümle anneannemin gözlerine ateş gibi düşerdi. O gün dayanamayıp dikildi annemin karşısına.

    “Ne varmış kızım köyümüzde. Sen de bu köyün kızısın. Sen de o çeşmeden su getirdin. O ineklerin tezeklerini ellerinle yaptın, neren eksildi de sürekli köyü aşağılıyorsun.”

    “Nerem mi eksildi sırtımda sizin gibi bir kamburum çıktı ne eksilmesi fazla geldi bana.”

    “Helal parayla büyüttük biz seni. Baban inşaatlarda az mı didindi.” 

    “Helal para yerine haram para kazansaydı da ben de İstanbul’daki kızlar gibi rahat içinde büyüseydim. Ne kadar zorlandım aralarına girmek için biliyor musun? O kadar geri kafalıydım ki çatal kaşık tutmayı öğrenmek için bile ders aldım. Ama ben kızımı böyle sefalete alıştırmayacağım Bir daha buralara da getirmeyeceğim ki görüp gözü alışmasın. Gözü görenin gönlü de alışır. Benim kızım villalarda büyüyecek. Benim gibi banyo tası nedir bilmeyecek. Soğukta sadece keyfi için dışarı çıkacak. Bacası tütmeyen soba derdi olmayacak. Bulaşık deterjanından çatlamış ellerini gizlemek için kollarını çekiştirmeyecek. Siz de unutun beni ve Saadet’i. Babama da söyle gelmesin villaya. Geçen geldiğinde komşular yeni bahçıvan almışsınız dedi o benim babam diyemedim.” 

    Anneannem sanki taş kesilmişti. Annem eşyaları arabaya yerleştirirken o hala olduğu yerde duruyordu. Ne kadar bekledi bilmiyorum. Arabanın arkasından ona el sallarken yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Bu benim içimdeki sızıyı daha da artırmıştı. Annemin sözleriyle yıkılan anneannem yüzüne kondurabildiği son gülümsemeyi benim için harcamıştı. Onu bir daha hiç görmedim. Annem köye ayak basmadı. Ben ne zaman sorsam “unut artık o pis köyü” dedi. 

    Bir gün evimize gelen bir telefonla öğrendik anneannemin öldüğünü. Son nefesinde yanında olamadan, elini tutamadan, hastalığından bihaber. Annem üç kelimeyle tuttu annesinin yasını. Allah rahmet eylesin. Bu kadardı. Dünyaya gelme sebebini, annesini bu üç kelimeyle uğurlamıştı. O gün annemin gözlerinde bir özlem aradım. Belki de bir hüzün, ama hiçbir duygu belirtisi yoktu. Telefonu kapatır kapatmaz. Ayşe’ye bir kahve yaptırıp çardağın köşesinde içmiş, içerken de bahçıvanın karısıyla kızının çapa yapışını saatlerce izlemişti. O an annemin yüreğinin yumuşadığını hissettim. Ama bu yumuşaklık bile birkaç saati geçmemişti. Sonra yine o eski dik duruşuyla emirler yağdıran hanımefendiye dönmüştü. İçindeki sevgi kırıntısına kahvenin kapkara telvesi dökülmüştü belli ki. 

    Yıllar sonra ben de aynı duygularla uğurladım annemi. Annemden tek farkım üç değil, dört kelimeyle uğurlamıştım onu. Ben hayırlı evlattım. Allah rahmetiyle muamele etsin. Bunu söylerken annemin dehşet veren duygusuzluğu geldi aklıma. Annem öldüğünde büyük oğlum Nihat daha beş yaşındaydı. Benim anneme baktığım gözlerle şimdi o da bana bakıyordu. Sırf o da bana benzemesin diye ağlamak istedim ama olmadı. İçimde anneme karşı hiçbir duygu beslemiyordum. Ve bunun sebebi yine annemdi. Annemin duygusuzluğu beni de ona karşı bu hale getirmişti. Beni severdi annem ama galiba inci kolyesini benden çok severdi. Her gün takar akşam da okşaya okşaya yerine koyardı. Ben de her akşam inci kolye gibi hayal ederdim kendimi. Annemin yumuşacık kremli ellerini okşadığı inci kolye.

Evlilik yeni bir kapının anahtarıydı benim için. Evlendiğim gece kocama bana artık İnci de dedim. Sebebini sormadan İnci diye seslendi bana. Yeni dünyamda annemin her akşam okşadığı incisiydim ben. Senede bir kez görmeye gittiğim annemi çocuklarıma bambaşka anlattım. Her gece beni okşamadan uyumazdı dedim. Ben de onların başını okşadım. Kokularını içime çektim. Annemin beni koynunda nasıl taşıdığını, elinden gelse sandıklara koyup saklamak isteyeceğini anlattım. Ben annemin İnci’siydim. En kıymetlisiydim.

“İNCİ KOLYE” için 2 cevap

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: